Home/Zihgir Yüzük, Taşsız Yüzük/Üç Hilal Desenli Otantik Motifli Zihgir (Okçu) Başparmak 925 Ayar Gümüş Yüzük
İndirim!
  • ZHG00000001-IMG_20161228_123634

Üç Hilal Desenli Otantik Motifli Zihgir (Okçu) Başparmak 925 Ayar Gümüş Yüzük

197,99  112,99 

Ürün Açıklaması

Ürün Stok No: ZHG00000001

Üç Hilal Desenli Otantik Motifli Zihgir (Okçu) Başparmak 925 Ayar Gümüş Yüzük
STANDART YÜZÜK ÖLÇÜSÜ : 29 NUMARA
STANDART YÜZÜK AĞIRLIĞI : 11.24gr

Ürünlerimizi sizin seçtiğiniz parmak ölçüsüne göre gönderiyoruz. Parmak ölçüsünde en doğru yöntem, parmağınızı bir kuyumcuda ücretsiz ölçtürmektir. Alyans hariç diğer yüzükleri bulunduğunuz bölgedeki gümüşçülerde 3-5 TL karşılığında parmağınıza göre büyültme veya küçültme işlemi yaptırabilirsiniz. Ya da satın almış olduğunuz ürünün fişi ile birlikte sayfanın altındaki iletişim bölümünde adresi bulunan KUPA GÜMÜŞ – TESBİHBAK.com mağazamıza gelerek yüzük ölçünüzü parmağınıza uygun olarak yaptırabilirsiniz.Her gümüş yüzük kendi numarasının 4-5 numarasına kadar büyüyebilir ve küçülebilir. Sayfamızın sol alt köşesindeki Yüzük Ölçüsü Hesaplama tablosu ile de parmağınıza uygun yüzük ölçünüzü belirleyebilirsiniz. Yüzük Ölçüsü Hesaplama tablosuna göre ölçüm yaparken doğruluk, yapılan ölçümün hassaslığı ile doğru orantılıdır.

ÜÇ HİLAL
Türk Milletinin yoğun olarak yaşadığı bütün yurtların birleşerek ismi Turan olan devletin kurulmasıdır. Tek Vatan , Tek Devlet , Tek Millet ilkesinin gerçekleştirilebilmesidir. Osmanlı Devleti’nin bayrağı. Üç kıtada hakimiyetin simgesidir. Asya,Avrupa ve Afrika’da hakimiyeti temsil eder. Ayrıca Osmanlılar’da bayrakta hilâller, bir renge ve her renk de bir kavrama karşılık gelir. İlk renk kırmızıdır. Kırmızı, ülkenin ve devletin şehitlerin kanıyla ayakta durduğu anlamını içerir. Diğer renk yeşildir ve İslâmiyet’i temsil eder. Üçüncü renk ise beyazdır. Beyaz, devletin şeffaf, temiz ve adaletli olduğunu ifade eder.

ZİHGİR
Asya ve Ortadoğu okçuluğunu Batılı okçuluk ekollerinden ayıran en önemli özellik, yay çilesinin başparmakla çekilip bırakılmasıdır. Bu tekniğe göre yay çilesi çekilirken el “mandal” diye tabir edilen özel bir biçimde kapatılır ve başparmağa özel bir yüzük takılır. Zihgir (şast veya okçu (tirkeş, kemankeş) yüzüğü) , Hun İmparatorluğu’ndan yayılan bir okçuluk malzemesidir. Baş parmağa takılır . Ok atışı sırasında, yay kirişinin baş parmağı parçalamaması için kullanılan ve bir tür kiriş bırakma mekanizması oluşturan tırnaklı bir yüzüktür. Bu yüzük hem parmağı çilenin baskısından korur, hem de atış balistik ve menziline bazı olumlu katkılarda bulunur. Osmanlılar bu özel okçu yüzüğü için Farsça bir tabir kullanmışlardır: “zihgir”. Orijinali “zehgir” olan terim, “kiriş” ve “çeken” sözcüklerinden müteşekkil bir bileşik kelimedir. Memlüklerın okçuluk risalelerinde geçen ve zihgariçin kullanılan “ engüştvane” de Farsçadır. Türk okçuluğunun en iyi dokümante edilmiş safhası, Osmanlı okçuluğudur. Osmanlı’da okçuluk sadece bir savaş sanatı değil, 15. yüzyılın başından itibaren sistemli ve kurumlaşmış bir istisnadır. Atıcılar tekkesinde bir antrenör nezaretinde, belli bir eğitim metodolojisiyle yetiştirilen kemankeşler(ok atıcıları), yine belli kurallara ve formalitelere uygun olarak icazet alırlardı. Bu sporcuların kıran kırana rekabeti, hatırı sayılır bir üretim sektörü tarafından desteklenip beslenmekteydi. Osmanlılar, ulaşılması bugün bile imkansız menzil rekorlarına imza atmakla kalmadılar, Asya tipi kompozit yayı teknik açıdan en mükemmel hale getirdiler. Yay ve ok yapan ustalar (kemangerler ve tirgerler) esnaf loncaları halinde örgütlenmişlerdir. Okçuluk sanatının olmazsa olmazı olan zihgirin yapımı da bağımsız bir esnaf-zanaatkar loncası tarafından üstlenilmişti. Pirleri, Mustafa Kani’ye göre Ali bin Ebü Talib, yani Hz. Ali, Evliye Çelebi’ye göre ise Şağhal bin Sa’id Kaşi’ydi.

Kemankeş olmak isteyene üstâdı, ok ve yayı teslîm ederken kulağına da “Kemankeş Sırrı” nı fısıldardı. Okçular dışında kimseye fısıldanmayan bu sır, Osmanlı’yla birlikte yaşadı. Osmanlı ifnâ olunca sır da ifşâ oldu. O sır Enfal Suresi’nin 17. ayetiydi: “Attığın zaman onu sen atmadın. Allah attı.” Kemankeşler bâzen yayı öyle güçlü çekerlerdi ki, bel kemikleri kırılmasın diye sırtlarına zırh giyenler dahi vardı. Çile, yaya bağlanan ipe denir. Kepâze ise, kemankeş olmak isteyenlerin, 1000 gün kadar kaslarını güçlendirmek amacıyla oksuz bir şekilde boş boş çekmek zorunda oldukları yayın ismi. Ok atmaya yaramadığı, boşu boşuna çekildiği için, kepaze olmak deyimine ilham vermiş. Çekilen kirişin ismi de çile… Kemankeş olmak isteyenler evvela ok kullanmadan boş yayı ellerine alırlar ve 1000 gün boyunca çile çeke çeke kepâze olurlardı. Daha sonra bir üstaddan ders alır, ucu olmayan oklarla başlayan tâlimlerde yay germeyi, ok atmayı, kiriş kırmayı, toz koparmayı öğrenince de uzman bir heyetin ve Şeyhülmeydanın huzûrunda bu mahâretlerini ispat ederlerdi. Kemankeşliğe liyâkatini ispatlayabilen okçuya üstâdı tarafından “Kemankeş Sırrı” (Enfal sûresi 17. âyet) fısıldanır, bundan sonra kemankeş unvânıyla sır halkasına dâhil olurdu. Yapılan bu kemankeşlik sırrı ve unvânının teslîmi merâsimine “Kabza Almak” denirdi. Kabza alanın en az attığı mesâfe 900 gez ( yâni 500 m) olmak zorundaydı.Osmanlıda ok ve yayın yapımı başlıbaşına bir sanattı. Ok husûsiyle akkavak, çam, gürgen ve kayın ağacından yapılır, bu ağaçlar senelerce kurumaya bırakılırdı. Yay ve ok arasında da bir münâsebet vardı. Her ok her yayda kullanılamazdı. Yayın ağırlığı azaldıkça, okun da ağırlığı belirli bir oranda azalmalıydı. Boyutlarına göre oklar, Tarz-ı has, Kirişendam ve Şemendam olmak üzere 3 çeşitti. Okun ucuna takılan demirin ismi ise “Temren” idi ve ağırlığı iki dirhem bir çekirdek olurdu. Uçları testere gibi tırtıklı olan temrenler de vardı ki bunlar saplandıkları yerleri paramparça etmeden çıkmazlardı. Okların sap kısımlarına, okun yörüngesinde itmesi için takılan kuş kanatlarının ismi de “yele” idi. Kartal, kuğu, karabatak gibi kuşların husûsiyle sağ kanatlarından alınan tüylerin ağırlıkları, temrenin ağırlığı ile orantılıdır. “Kavs” ve “Kabza” isimleriyle de anılan yay, sanıldığı gibi basit bir ağacı biraz büküp bir ip bağlamakla olmuyordu. Oldukça teferruatlı olan yay 4 ayrı kısımdan oluşurdu: Ağaç, boynuz, sinir ve tutkal. Yay için en ideal ağaç, akça ağaçtır. Akça ağaç hilâl şeklinde bükülüp 3 gün boyunca soğuk suyun içinde tutulur. Daha sonra suyun bulunduğu kazan ateşte ısıtılır, ağaç yumuşayınca yay tezgâhı denilen kertikli tahtaya takılıp gerilerek rutûbetsiz bir yerde 1 sene kadar bekletilir. Sonra da manda boynuzundan yayın üst kısmına kabuk ilâve edilir. Öküzlerin ayaklarından dizlerine kadar olan yerden alınan sinirler, yay tımarı sandığında dimdik hâle gelinceye kadar kurutulup, som mermer taşta tel tel oluncaya kadar ezilir, demir taraklarla taranarak, Mersin balığının damağından elde edilen tutkalla yaylara yapıştırılır. Yıllarca dayanabilmesi için, yayın sırt kısmına atın sağrı derisi ve kayın ağacı kabuğu yapıştırılıp sandaloz yağı sürülürdü. Bu kadar külfetle elde edilen yay, öyle sağlam olurdu ki, bu yayı kurmak için pehlivan gücüne ve pazularına sâhip olmak gerekirdi. Yay, başta hilâl şeklinde iken, ipi tam ters istikâmette çekilerek kurulurdu. Böyle güçlü bir yay için tek olumsuz şey de yağmurdu. Yağmur, balık damağından yapılmış tutkalı erittiğinden, Türkler dâimâ savaş için yıldızlı geceleri ve dolunayı gözlerlerdi. Yayın kirişi ise hayvan bağırsağından mâmuldü. Kirişin yaya bağlandığı kısımlara da “toz” denirdi. Kemankeşlerden yayı öyle güçlü çekenler vardı ki bazen yayın toz kısımları kopar, bu sebeple kemankeşe de tozkoparan lakâbı takılırdı. Tozkoparan lakâbını alan târihteki en meşhur kemankeş, İskender’dir. Tozkoparan İskender, öyle güçlü bir yeniçeriydi ki; formunu korumak için uyurken dahi başında bir nöbetçi durur, kollarının kuvvetten düşmemesi için, sağına soluna dönüp kolu üzerine yatmamasını sağlardı.
Okçular için üç çeşit atış vardı: 1) Hedef Atışı 2) Menzil (Mesâfe) Atışı 3) Darp Atışı. Bir bakıma güç ve gövde gösterisi mâhiyetinde yapılan Darp Atışları, zırhları demirleri delmek için yapılan atışlardı. Bu hususta ki en meşhur isim de Sultan 4. Murat’tır. Bir de Deli Hüseyin Paşa. Atlı okçuluk oyunlarında, kabağa ve içi saman dolu torbalara ok atılırdı. Müsâbakayı kazananların isimleri, şâirlerin okçulara methiyeleriyle birlikte Okmeydanı’ndaki dikilitaşlara yazılıyordu. Kalın meşinden yapılan “Tabla” yada “Puta” denilen yuvarlak hedeflere okun isâbet ettiğini duyurmak için de çıngıraklar takılırdı. Zîrâ hedef, dikkatli bakmayınca görülemeyecek kadar uzaktaydı. Bu mesâfeye rağmen her defâsında aynı noktayı vurmayı başarırlardı. Okların üzerine de kemankeşlerin ismi yazılırdı ki, hedefi kimlerin vurabildiği anlaşılsın. İsâbet etmeyen okları toplayıp, okun düştüğü yeri işâret etmek için bayrakları sallayanların adı da “Havacı” idi. Osmanlı zamanında menzil atışında yapılan 846 metrelik Dünya rekoru hala kırılamamıştır.

Gümüşün Sağlığa Faydaları

Jül Sezar döneminden beri biliniyor. Romalılar, küçük gümüş parçacıklarını yanıkları, kesikleri ve yaraları tedavi etmek için; Grekler ise şarabı su ve şarap kaplarını bakterilerden temizlemek için kullanırlardı. Ayrıca Roma döneminde sadece gümüş kaplarda su taşıyan askerlere savaşa gitmeye izin verilirdi çünkü Romalılar gümüş kapların suyu temiz ve saf tuttuğunu biliyorlardı.

Doktorlar gümüşün faydalarını biliyorlar ve hastalarına eğer sağlıklı olmak istiyorlarsa gümüş tabaklarda ve gümüş çatal bıçak kaşık kullanarak yemek yemelerini tavsiye ediyorlardı. İnsanlar bebeklerine emmeleri için gümüş kaşık vermeye başladı. “Ağzında gümüş kaşıkla doğmak deyimi” buradan gelmiştir; çünkü bunu o zamanlarda zengin aileler yapabiliyordu ve zengin çocuğu olmak yani doğuştan kısmetli olmak manasına kullanılan deyim buradan türemiştir.

Dr Henry Crookes, 1900’lerin başında gümüşü pek çok hastalığın tedavisinde kullanmıştır. Bilimsel çalışmaları sonucu bilinen hiçbir mikrobun kolloid gümüşe 6 dakikadan fazla dayanamayacağını söylemiştir. Dr J.Mark Hovel, British Medical Journal’de kolloid gümüşün virüslerin kontrolünde özellikle etkili olduğunu rapor etmiştir.

Gümüşün ilk antibiyotik madde olduğu düşünülmektedir. Tarihte gümüş metal yaprağı bir sargı bezi olarak kullanılmıştır. Bugün gümüş, neredeyse enfeksiyon kontrolünün kritik olduğu her yerde, bandajlardan yanık tedavisinde kullanılan ilaçlara kadar sağlık ürünlerinde çok geniş spektrumda antimikrobiyal özelliliğinden dolayı kullanılmaktadır.
Gümüş, yüzde 95’den daha fazla oranda kızılötesi yansıtırlığa sahiptir. Gümüşle temas eden radyoaktif enerjinin yüzde 95 i kaynağa geri dönecektir. Yani gümüş radyasyona karşı etkilidir.
450 tür bakterinin DNA’sını bozarak yok edebiliyor. Sedef, şeker, mayasıl, kaşıntı gibi birçok rahatsızlığa da iyi geliyor. Yeni hücrelerin çoğalmasını destekleyerek yaraların iyileşmesini hızlandırıyor.
Gümüş aynı zamanda endüstriyel alanda da kullanılmaktadır. Suyu temiz ve saf tuttuğu için içme suyu filtrelerinde ve yüzme havuzu filtrelerinde yer alır.
İnsan sağlığı için en büyük faydalarından birisi de kan dolaşımını hızlandırmasıdır.

error: İçeriklerimiz lisanslıdır !