Home/Tesbih/Doğaltaş Tesbih/Gümüş Püsküllü ve Elif Vav İmameli Küre Kesim Lapis Lazuli Taşı Tesbih

Gümüş Püsküllü ve Elif Vav İmameli Küre Kesim Lapis Lazuli Taşı Tesbih

185,99  137,49 

Açıklama

Ürün Stok No: DTT00000008

925 Ayar Gümüş Püsküllü ve Elif Vav İmameli Küre Kesim Lapis Lazuli Taşı Tesbih
Komple boy: 22.5 cm.
Komple ağırlık: 34.36 gr.
İmame uzunluğu: 29 mm.
Tane boyutu: Boy:8 mm. En:8 mm.
Tane şekli: Küre kesim
İmame hariç gümüş püskül : 55 mm.

ELİF ve VAV
Elif( ا ), Arap alfabesinin ilk harfi. Ebced hesabındaki değeri 1 dir. Kamerî harflerdendir. Vav( و ) harfi ise Ebced hesabına göre Arap alfabesinin altıncı harfi olup modern Arap alfabesinin yirmi yedinci harfidir. İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır.İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Vav, hayatın özeti bir nevi, yaşantısı Allah’a (cc) yakın olan bir kulun büyük sevdası, bir hattatın baş tacı her daim. Hat sanatının ilk öğrenilen harfi o. O yazılınca, diğerleri peşinden bir bir dökülüveriyor. Diğer bütün harfleri, kelimeleri bir araya getiren, eksik parçaları tamamlayan harf “vav”. Tıpkı ayrı duran hatları sımsıkı birleştiren bir çengel gibi. Bir de rahlenin önünde kendini vav çekmeye hazırlayan öğrencinin imtihanı. Çekilmesi en zor harf olduğundan, koca bir kalp dolusu aşk, çok maharet, çok sabır istiyor.
Meşhur bir hikâyedir: Osmanlı Devleti’nin en büyük hat sanatı ustalarından biri Hafız Osman’dır. Hafız Osman, emekli olduktan sonra kafa dinlemek için o devrin en sakin semtlerinden biri olan Üsküdar’a yerleşir. Fırtınalı bir günde kayıkla Beşiktaş’a geçmek ister. Sahilden bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman, yanına para almayı unuttuğunu fark eder. Tabii artık çok geçtir. Bir çare gelir aklına. Kayıkçıya “Efendi, yanımda param yok, ben sana bir ‘vav’ yazayım; bunu sahaflara götür, karşılığını alırsın.” der. Kayıkçı, yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır. Bir zaman sonra kayıkçının yolu sahaflara düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlara alınıp satılıyor; cebindeki yazıyı hatırlar ve satıcıya götürür. Satıcı yazıyı alır almaz, ‘Hafız Osman Vavı’ diyerek açık artırmaya başlar. Sonunda çok iyi bir fiyata satar. Kayıkçı, bir haftalık kazancından daha fazlasını bu ‘vav’ ile kazanmıştır. Gel gelelim, bir gün Hafız Osman karşıya geçmek istediğinde yine aynı kayıkçıyla karşılaşır. Yol bitmek üzereyken ücretler toplanır. Hafız Osman da parayı kayıkçıya uzatır. Kayıkçı, “Efendi, para istemez; sen bir ‘vav’ yaz yeter.” der. Hafız Osman, tebessüm ederek cevap verir kayıkçıya: “Efendi, o ‘vav’ her zaman yazılmaz. Sen dua et başka bir gün para kesemi yine evde unutayım”
Ebced hesabında altı demektir “vav”. Yani, altı amentüsü (Amentü, Türkçede inanmak, iman etmek anlamına gelir.) inanan insanın. Altı yaradılış hikâyesi, koca kâinatın. Vav harfinin kâinatı temsil etmesi de bu yüzden. İslam âlimlerine göre Allah kelimesini tasavvufta karşılığı “66” sayısı. Birbirine kenetlenmiş iki vav harfi, Rabb’imizi temsil ediyor yani. Vav bir başına değil de başka bir vav ile bir araya gelip de Allah’ı anlatıyor. İşte bundan ‘vav’ın birliği, dirliği, beraberliği ve haddini bilmesi.
Osmanlı döneminde padişahın namaz kıldığı yeri, hünkâr mahfilini düşünün. Bu makamın kapısı bir insan boyundan çok daha kısa olurmuş. Kapısının üzerinde ise iki “vav” harfi, 66 ifadesi, yani yüce Allah’ın isminin sembolü muhakkak bulunurmuş. Padişah başını eğsin, kul olduğunu bilsin, ayakları yere bassın diye… Çünkü bu âlemi yaratan, sonsuz kudret sahibi Allah (cc) var; unutmasın diye.
Ya Elif, Kur’an alfabesinin ilk harfidir o, aynı zamanda ilk mahreç, yani ağız boşluğundan çıkış yerleri itibariyle de harflerin ilkidir. Elif, alfabenin ilk harfi olduğu gibi diğer harflerin de sebebi ve kaynağıdır.Elif gerek yazılışındaki incelik ve zarâfet şeklinden ve hat sanatının özelliklerinden, gerekse taşıdığı sembolik anlamlardan hareketle Türkçemizde çeşitli mazmunlara ve zarif nüktelere kaynaklık yapmıştır. Birçok deyimler “elif” ile ifade edilmiştir.Eskiden çocuk yaşta tahta çıkan padişahların cülûs merasimleri sırasında alnına bir elif çekmek âdetti. Bu âdet daha sonra halk tabakasına da kaymış ve akıllı, güzel çocukların alınlarına nazardan korumak gayesiyle elif çekilirdi.
Çok eskiden beri hemen her alfabedeki harflerin rakam olarak birer karşılığının bulunduğu, yani harflerin aynı zamanda rakam yerine de yazıldığı bilinmektedir. “Ebced hesabı” denilen ve Arap alfabesinin ebced tertibine dayanan rakamlar ve hesap sistemi Müslüman milletler arasında da kullanılmıştır. Ebced tertibinde sıralanan harfler ona kadar bir bir, onuncu harften sonra da yüzer yüzer devam eder ve bin sayısında son bulur. Deyim yerinde ise bu, kimyadaki elementlerin bir özgül ağırlığı ve bir de elektron sayısı olması gibidir. Bir kelimenin ebced yoluyla manasını öğrendiğimiz gibi onu rakam olarak da hesaplayıp sayı değerini bulmamız da mümkündür.
Yakın anlamlara gelen kelimelerin ebced karşılıkları aynı sayıyı verdiği taktir de biri diğerinin yerine kullanılabilir. Nitekim “Allah”, “hilâl” ve “lâle” kelimelerinin ebced değerleri eşit (66) olduğundan bu kelimeler gerektiğinde birbirlerinin yerine kullanılmıştır. Buna göre Türk bayrağındaki “Hilâl” in Allah’ı sembolize ettiğini ifade etmek yanlış olmaz. Özellikle Osmanlı Türkleri dinî konularda “Hilâl” i, askerî konularda ise “lâle” yi sembol ve amblem olarak kullanmışlardır. Cami kubbelerine, minare alemlerine hilaller kondurmaları, saray ve kışla kubbelerini lâle motifleri ile donatmaları hep aynı düşüncenin ürünüdür.
Elif ister harf, ister sayı olsun daima dik yazılır. Öte yandan tasavvuf geleneğinde elif, “Allah” ın “Bir”liğini ifade eden bir sembolüdür. Buna göre bütün harfleri, onların sebebi ve kaynağı olan elifte görmek, bütün varlıkları Allah da görmek demektir. Çünkü elif harflerin evveli olduğu gibi Allah da bütün varlıkların evvelidir. İşte bu yüzden elifi bilmek her şeyi bilmek demek oluyor.
Hattatların elinde Elif çiziliş güzelliği ile bir sanat şaheserine bürünmüştür. Hem dilde doğruluğun ve dürüstlüğün simgesi, hem de kızların ince, zarif ve endamını belirten milli bir isim olmuştur.
Elif doğruluğun dünya ise eğriliğin sembolüdür. Dünya kelimesinin kökü olan ve alçak anlamına gelen “denî” kelimesinin her üç harfi de eğri büğrüdür, içinde “elif” yani doğruluk yoktur. Elif gibi olacaksan dünyaya çok meyletmeyeceksin demektir bu.
Bu iki harfin derin anlamları bize hayatta hangi konumda, nerde olursak olalım doğru ve mütevazi olmamız gerektiğini hatırlatıyor.Yani insan Elif gibi doğru ve dik, Vav gibi mütevazi olmalı.

LAPİS LAZULİ
Özellikleri:
Lapis lazuli veya laciverttaşı, çok eski çağlardan beri mücevher olarak kullanılan bir taş türüdür. Koyu mavi renkte, yarışeffaf-opak niteliğinde, yer yer siyah grimsi damarlı, altınımsı sarı prit parçacıklı özellikle Antik Mısır’da firavunlar tarafından çok önem verilmiş kıymetli bir taştır. Gece taşı, gerçek taşı ve gökyüzü taşı olarak da bilinir.
Lapis lazuli bir mineral değil, kayadır. Çünkü birkaç mineralden oluşmuştur. Lapis lazulinin ana bileşeni lazurittir (yaklaşık %25-40). Yüzyıllar boyunca Lapis Lazuli özellikle mücevher ve oymalarda sıklıkla kullanılmıştır. Bunların dışında mozaik, vazo, boncuk, tesbih ve mücevher kutularında da kullanılmıştır. Aynı zamanda toz haline getirilmiş lapisin Antik Mısırlı kadınlar tarafından göz farı olarak da kullanıldığı bilinmektedir. Lapisin aynı zamanda tıbbi faydaları olduğuna da inanılırdı, öğütülerek toz haline getirilen lapis, süt ile karıştırılıp deri apselerine pansuman ve ülsere karşı tedavi amaçlı kullanılırdı.
Lapis Lazuli Taşı’nın Ruhsal Faydaları:
Melenkoliyi ve depresyonu ortadan kaldırır.İletişim yeteneğini artırıcı etkileri vardır. Küçük çocuklardaki korku problemlerine iyi gelir.İç barış oluşturur ve kişinin kendisine değer vermesini sağlar.
Lapis Lazuli Taşı’nın Fiziksel Faydaları:
Küçük çocukları solunum sistemi rahatsızlığından korur. Kemikleri güçlendirir. Troid bezinin sağlıklı çalışmasını sağlar. Tansiyonu dengeler. Uyuyamama,işitme bozukluğu,görme bozukluğu,solunum ve sindirim sistemi bozukluğu,tekrarlayan yüksek ateş gibi rahatsızlıkların tedavisinde de yardımcı olur.
Lapis Lazuli Taşı’nın Sertlik Derecesi: 5 – 6
Lapis Lazuli Taşı Temizliği: Taşın enerji temizliği için Güneş ışığında bırakılması yeterlidir.
Lapis Lazuli Taşı’nın Uyumlu Olduğu Çakra: Alın
Lapis Lazuli Taşı’nın Uyumlu Olduğu Burç: Boğa, Terazi, Yay ve Kova
Lapis Lazuli Taşı’nın Sembolü Olduğu Unsurlar: Gece vakti gökyüzü,ötelerden haber
Lapis Lazuli Taşı’nın Çıkarıldığı Yerler: En saf ve kaliteli lapis lazuli Afganistan, Bedahşan’da beyaz mermer içinde damarlar ve mercekler halinde çıkarılır. Dünyadaki en eski madenlerden olan bu madenler antik zamanlarda firavunlara da lapis lazuli sağlardı. Afganistan’daki maden yatakları dışında, Lapis Lazuli Şili, Ovalle’nin yakınındaki And Dağları’nda da bulunmuştur. Burdan çıkarılan Lapis Lazuli lacivertten çok daha açık ve soluk bir mavi rengindedir. Daha önemsiz başka maden yatakları ise Rusya, Angola, Burma, Pakistan, İtalya, ABD ve Kanada’da bulunur.

TESBİH HAKKINDA
İslâm âleminde tesbih, Allāh’ın Esma’ü-l Hüsnâ’sını yâni Güzel İsimleri’ni ibâdet amacıyla ve belirli bir sayıda zikretmek için kullanılan araçtır. Aynı boyutlara ve aynı şekle haiz 33, 99, 500 ya da 1000 adet dânenin (tânenin), en basit hâliyle, iki ucu biribirine düğümlü bir ipe dizilmesinden oluşur. 500’lük ve 1000’lik tesbihler, eskiden tekkelerde ve daha çok toplu zikirlerde kullanılırdı.
Tesbihle ilgili olarak çeşitli menkıbeler de ileri sürülmüştür. Bunlardan en yaygın olanı, Veysel Karânî’ye atfedilerek anlatılanıdır. Hadiseye göre, Vey­sel Karânî, Yemen’de Hz. Muhammed (S.A.V.)’i bulmaya gelir. Ancak, ken­disini bulamayınca çok üzülür. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz’in Uhut Savaşı’nda kırılmış olan dişini alır. Bu arada kendi dişlerinin hepsini de çek­tirip bir ipe dizer. Böylece ilk tesbihin ortaya çıktığı varsayılır. Bundan ötürü Veysel Karanî, tesbihcilerin piri sayılmaktadır.
Özellikle çok sayıda devlet yöneticisinin hediye kayıtlarında çok ilginç tesbih cinsleri ile karşılaşılmaktadır. Sadrazamların hükümdarlara, valide sultana, şehzadelere özellikle Kadir Gecesinde seccade ve tesbih hediye etmeleri bir gelenek haline gelmiştir. Hattâ tesbih, sadece hediye olarak kalmayıp ilginç bir uygulamada da karşımıza çıkmaktadır. Sultan I. Ahmed, kendi adıyla anılan camiyi yaptırdıktan sonra ilk cuma namazı kılınacağı zaman, bu caminin kaç kişi alacağını öğrenmek için camiye giren herkese birer öd ağacından yapılmış tesbih hediye edilmesini emretmiş ve bu suretle 86.000 den fazla tesbih verildiği anlaşılmış. Cami boşalırken de çıkana bir kalenbeki
tesbih hediye edilerek aynı sayı bulunmuştur.

“Tesbih çekmek”: Baş ve işâret parmaklarının orta parmak üzerine yerleştirilen tesbihin tânelerini bileğe doğru hareket ettirmesiyle senkronize olarak Allāh’ın Güzel İsimleri’nden birini hafî (içinden) ya da cehrî (sesli) olarak herbir tânede tekrarlamak anlamındadır. Fakat tesbihin muhtelif parçalarının tornada çekilerek yapılmasından ötürü bu imâlât işlemine de “tesbih çekmek” denilmektedir.

Tesbihin tâneleri genellikle kürevî (küresel, yuvarlak), beyzî (elipsoidal), şalgamî, üstüvânevî (silindirik,kesme) ve armudî olur. Çokyüzlü kristal gibi fasetalı ya da farklı estetik biçimlerde oymalı, daha fantezi biçimlerde olanları da vardır.

Tesbihin, tesbihçinin san’atını sergileyen en önemli parçası tânelerin dizili olduğu ipin iki ucunun buluştuğu yerdeki imâme’dir. Bu, tesbihin zarîf görünmesini sağlamak üzere genellikle tânelerin uzunluğundan 4 ilâ 7 misli daha uzun tutulan ve dönel simetriyi haiz olan bir parçadır. Boğumlarından birinde hareket edebilen bir, iki ya da üç adet halka da bulunabilir. İmâmenin altındaki iki delikten girip de üstündeki tek delikten çıkan tesbih ipinin iki ucu helezonî biçimde burulur. Bu ipe birkaç adet (genellikle üç adet) küçük ve ip üzerinde kayamayacak kadar ip deliği dar tutulmuş olan tâne daha eklenir. İki ucu burulmuş olan ipin bittiği yere hâtime (ya da tepelik) denilen, şekli tânelerinkinden farklı bir parça ilâve edilir. Hâtimenin üstündeki konik deliğe tıpatıp oturan, çivi denilen ve alt tarafı aynı konik şekli haiz olan kısım ise tesbih ipinin iki ucunun rabtedildiği kilit noktasıdır. Zamanımızın büyük tesbihçilerinden Neyzen Niyâzi Sayın “çektiği” bâzı tesbihlerde imâmeden sonra ve hâtimeden önce birer de Mevlevî Sikkesi şeklinde iki parça ilâve etmektedir. Bâzı tesbihlerin ucuna ibrişimden, ipekten, gümüş ya da altın tellerden yapılmış bir püskül takılır ki buna da kamçı denilmektedir.

Tesbihin diğer parçaları ise durak (ya da nişâne) ve pul’dur. Durak ya da nişâne 99’luk tesbihlerde 33. ve 66. tânelerden sonra konulan ve tesbihin dışına doğru sarkan özel şekilli parçalardır. Bunlar 99’luk bir tesbihi 3 adet 33’lük kısma ayırırlar. Bâzen üzerilerinde hareketli halkalar da bulunur. İşin tasavvufî derinliğine vâkıf tesbihçiler 33’lük tesbihlerde yassı bir parça olan pulu “Pençe-i Âl-i Abâ”ya yâni Hz Peygamber’in Ehl-i Beyti’ne delâlet etmek üzere imâmeden i’tibâren her iki yanda 5., ve 99’luk tesbihlerde de “Oniki İmâm”a delâlet etmek üzere imâmeden i’tibâren her iki yanda 12. tânelerden sonra koyarlar. Bu âdetin dışında, pulları 7. ya da 11. tânelerden sonra koyanların sayısı fazladır.

Tesbih dizimi dahî ince bir iştir. Tes­bih ipi­nin iki ucunun helezonî buruluşu, uç­la­rı­nın bal­mu­mu­la­nı­şı, imâmenin al­tın­da­ki ve üs­tün­de­ki dü­ğüm­le­rin atı­lı­şı her­ke­sin ko­lay ko­lay taklîd ede­me­ye­ce­ği bir mahâret ister.

Çeşitli maddelerden tesviye edilmiş olan tesbih tânelerinin çapı genellikle 4 ilâ 10 mm arasında olur. Daha büyük çaplı tâneleri olan tesbihler de vardır ama bunların pratik bir faydası yoktur. Ya süs için ya da kolleksiyonlar için yapılırlar. Tâneleri küçük olan tesbihlere, halk arasında, “Zenne (ya da Kadın) Tesbihi” denir.

Tesbihçilik tıpkı hat san’ati, ebrû san’ati gibi Türkler’in elinde ve ustalığında XIX. yüzyılda şâhikasına erişmiş bir san’attir. Bu san’atin elimizdeki en eski örnekleri maalesef XVII. yüzyıldan önceye ulaşmamaktadır.

Tesbihçiler arasında, bugün hepsi de rahmetli olup da eserlerinde ustalıkları ile dillere destân olmuş olanlar şunlardır: Tophâneli Sâdık usta, Mevlânâkapılı Mahmûd usta, Horozun Sâlih usta, Kalafatçı Hasan usta, Yamalı Nûrî usta, Eyüplü Deli Tâhir usta, Balatlı Nûrî usta, Fildişici Burhan usta, Kalemdar Hayri usta, Kehribarcıbaşı Ali usta, Beşiktaşlı Sağır Rıfat usta ve öğrencisi Topuzun Halîl usta ve Tophâneli İsmet usta. 1920’lerden sonra tesbihçilik san’ati merhûm: Hilmi efendi, Akgerdan Mehmet Cemil bey, Edinekapılı Gâlib Başsaka efendi ile onun talebesi, Allāh uzun ömür versin, Neyzen Niyâzi Sayın tarafından sürdürülmüştür.

Tesbihçilikde, eskiden, bir kemâne ile döndürülen, ağaçtan yapılmış özel bir torna kullanılırdı. Çargûşe denilen delici bölümle malafa denilen kalıp sol eldeki kemâne aracılığıyla bir ileri bir geri döndürülür; puntalar arasındaki sıkıştırma sol ayakla temin edilir; sağ el kullanılarak da rende ve arda denilen kesici âletler aracılığıyla tesbih parçaları çekilirdi. Bu ilkel tornalarla tânelerin aynı boyutlarda çekilmesi büyük mahâret isterdi. Günümüzde hâlâ değerli tesbih ustaları tesbih parçalarını elle çekmekteyseler de bâzıları da bilgisayarlı hassas torna tezgâhlarını tercih etmekte ve eski ustaların eserlerini aynı boyutlarda hemen kopyalayabilmektedirler. Ancak “bilgisayarlı torna tesbihçiliği” kopyacı üretimden ileri gitmemekte ve tesbihçiliğin san’at yanını gitgide öldürmektedir.

Tesbih parçalarının imâlâtında ise ham madde olarak:

1. akik, altın, cam, elmas, firûze, gümüş, kantaşı, katalin (plâstik), lâpis lazuli, lületaşı, malekit, necef, Oltu (Erzurum)taşı, şahçerağ, şahmaksut, yâkut, yeşim, yıldız (kedigözü), zebercet, zümrüt, vs. gibi mâdenî;

2. deve kemiği, fil dişi, gergedan boynuzu (zergerdân), inci, kaplumbağa kabuğu (bağa), manda boynuzu, mercan, naka’ (deniz fili dişi), sedef, toynak, vs. gibi hayvânî ve

3. abanoz, demirhindi, düveydârî, gül ağacı, hindistan cevizi, kehribar, köknar, kuka, mâverd, narçıl, öd ağacı, pelesenk, sandal ağacı, sırçalı kuka, sakız ağacı (nebik), yılan ağacı, zeytin ağacı, vs. gibi nebâtî

çeşitli maddeler kullanılmaktadır.

Tesbihlerin makbûl olanı tâneleri büyüklük ve şekil bakımından aynı olanlardır. Ama eğer şu ya da bu sebebden ötürü tâneler arasında büyüklük farkı zuhur etmişse bu takdirde bunlar en büyük tâneden başlayarak en küçüğüne doğru dizilirler. Bu dizim şekline servi dizimi denir.

TESBİH ADAB-I

Tesbih, ipe dizilmiş 33 tane boncuktan çok ötede bir anlayışı ifade ettiğinden, taşıması, çekmesi, bir başkasına verilmesi, alınması derin bir görgü gerektiren bir objedir. Tesbih adabında cepten çıkarılıp çekilmeye başlanmaz.

Cepten çıkarılan tesbihin imamesi sol elin avcu içerisinde tutulur ve sağ elle tesbih sıvazlanır.
Sağ elle sıvazlanırken bittiği yerden tutulur sol elle imameye doğru sıvazlanır. Bu tesbihi sevmenin bir göstergesidir. Birkaç kez yinelenir. Sonrasında usulca çekmeye başlanır. Bir başkasına verirken iki el tesbihin altına yastık yapılarak, vermekten öte sunulur. Karşı taraf da tesbihi aynı özenle iki eliyle alır ve tesbihi az önce anlattığım gibi önce bir sever sonra çekmeye başlar.

Bir başkasından tesbihini istemenin yolu “hacı iki de biz sallayalım şunu” şeklinde değildir.
“Biraz da ben dolaşayım” denir. Tesbih esasında çekilmez, ruh ve beden Allah (c.c.) zikredilirken tesbihin üzerinde dolaşır. Bunu hissederek istenir ve hissedene verilir.

Tesbihin ustasının üzerindeki emeği helal edilir. Çünkü gerçek anlamda sözünü ettiğimiz tesbih, fabrikasyon, plastik tesbihler değil. Genelde kemane tezgahlarda yapılan ve hammaddesi Afrika’nın zehirli ağaçları olan tesbihler. Dolayısıyla pek çok tesbih ustası bu zehirli ağaçların talaşını solumaktan erken yaşta vefat eder ve yine pek çok tesbih ustası zehirleneceğini bile bile tesbih yapmaya devam eder.
Tesbih genelde yılan ağacı, öd ağacı, ateş ağacı, sandal ağacı gibi ağaçlardan yapılsa da en değerli malzemesi kehribar denen çam reçinesinin fosilleşmiş halidir. Bunun dışında en önemli malzemelerden biri de mamut dişidir. Kehribar ve mamut dişi genelde Rusya’da bulunan malzemeler olduğundan, Sovyetlerin dağılışının ardından Türkiye’ye bol bol getirtilmiştir. Mamut ve kehribar gibi az bulunan malzemelerin yanı sıra has tesbihler gergedan boynuzu ile kaplumbağa kabuğundan yapılır. Tesbih yapmak için gergedan vurmak ya da kaplumbağa katletmek elbette caiz sayılmaz. Ancak gergedan boynuzundan yapılmış bir tesbihin gergedanı, kaplumbağayı ya da mamutu tesbihte yaşattığına inanılır.
Belki de milyonlarca yıl önce ölmüş bir hayvan, Allah ve kul arasında yaşamına devam eder.

Sonuçta tesbihe saygı duymanın en büyük gerekçelerini sıralayacak olursak,
Allah ve kul arasında bir köprü, uğruna ölen bir usta ve tesbihte varolan bir canlı, tesbihin yalnızca erbabının kullanabileceği ağırlıkta olduğunun göstergesidir.

error: İçeriklerimiz lisanslıdır !